YURT dışında olmamız münasebetiyle defalarca tanıdık ve arkadaş çevresinden, “Yurt dışına nasıl gidilebilir? Orada neler yapılabilir? Getirisi götürüsü ne olur?” gibi onlarca değişik soru ile ister istemez karşılaşıyoruz. En son Kurban Bayramı tatilimde de sevdiğim bir arkadaşım, hangi ülkeye nasıl gideceği konusunda kararsız kaldığını, yardımıma ihtiyacı olduğunu söylemişti. Ülkemizde, üniversite mezunu birçok genç üzülerek söylemeliyiz ki iş bulamıyor. 25 yaşlarındaki bu genç kitle maalesef boş bir şekilde harcanıyor.
Daha geçen hafta Strategic Global Marketing dersinde hocam Prof. Mr. Walser, dünyanın gelişen ve yıldızı parlayan ülkelerini sıralarken “Türkiye”yi de özellikle söyleyince çok duygulanmış ve sevinmiştim. Ve bunun nedeninin “genç nüfus” olduğunu söylediğinde keşke dedim Sayın Erdoğan’ın “üç çocuk” sözünü eleştirenler de burada olsaydı. Şu an için ekonomimiz düzene girmemiş olabilir. Ülke ve millet olarak sıkıntılar çekiyor olabiliriz. Ancak bu hep böyle gidecek demek değildir. Biraz ileri görüşlü olmak gerekir. Bugüne endeksli, günü kurtarma anlayışı ile devlet yönetilmez. İngilizcede bu şekilde yapılan yönetime “management myopia” denilmektedir.
Türkiye, 28 Şubat’tan sonra çok güzel (!) hortumlandı. Bankaların içleri boşaltıldı. Terör için varımızı yoğumuzu harcadık. Suni gündemler ile halkın düşünme yetisi ortadan kaldırıldı. Ortaya ezik, basiretsiz, kendine güveni olmayan, her şeyi devletten bekleyen, tembel, miskin bir halk profili çıktı. Halkımız, damarlarında dolaşan asil kanı bile hissetmez oldu. Yüz yıldır aşılanan “komşu ülkelerin düşmanlığı” bizi, yurt dışına çıkma onlar ile ticaret yapma düşüncesinden de uzaklaştırdı. Gençler, üzülerek söylemeliyim ki ÖSS ve KPSS denilen saçma sapan sınavların kölesi oldu. Her sene iki milyon genç, üniversite kapısından içeri girmek için yırtınıyor, mezun olduğunda ise bu yırtındığı mücadelenin hiçbir şeye değmediği gerçeği ile karşılaşıyor. Üniversite sonrası bir diğer sınav KPSS onları bekliyor.
Çok büyük bir avantaj olan genç nüfusumuzu, değerlendiremiyoruz. 10. Yıl Marşı’ndaki “On yılda on beş milyon genç yarattık her yaştan.” sözü aklıma geliyor bir yandan… Ne kadar da övünmüşüz gençlerimizle! Tarih öğretmeni, çok sevdiğim bir üstadım, Mehmet Fatih Cerrahoğlu’nun (Facebook’ta) öğrencilerinin sınav sorularına verdiği cevapları bir okumalısınız… Yeni neslimizin içinin ne kadar boş bırakıldığı gerçeğini gülerek mi okursunuz, ağlayarak mı? Bilemem. Zaten Üstat Cerrahoğlu da şu notu düşmüş: “Son on yılda on beş milyon genç telef ettik.”
Türkiye Cumhuriyeti Devleti, üstüne çökmüş “hasta adam” imajını kırmak için 2006 ortalarından itibaren içeride ve dışarıda mücadele veriyor. Türkiye eskisi gibi basit, güçsüz, basiretsiz bir ülke değildir. Devlet olarak politikamız, başta Orta Doğu ve Rusya olmak üzere Türk Cumhuriyetleri ve tüm komşular ile barış içerisinde yeni bir birlik oluşturmaktır. Bunu, tüm gençlerimizin görmesini ve bu konuda kendilerine göre ticari ve eğitim amaçlı yurt dışı seyahati planları yapmalarını öneririm. Yurt dışına gitmek demek sadece Amerika’ya, İngiltere’ye, Almanya’ya gitmek demek değildir. Sevgili genç arkadaşlarım, Araplara karşı milletçe beslediğimiz ön yargılarımızdan artık kurtulalım. Ve bence vizesiz olarak Lübnan’a veya Suriye’ye gidin. Rusya’ya gidin, orada Rusça öğrenin.
Altı asır bu ülkeleri biz yönettik. Onlara “baba”lık, “ağabeylik” yaptık. Gittiğinizde göreceksiniz ki onlar size her şekilde kucak açacaklardır. Kültürümüzün, yaşantımızın onlarla benzerliğini göreceksiniz. Zaman artık “anasının kuzusu” olma zamanı değildir. Zaman, “akıncı ruhu” gibi bir donanıma sahip olma zamanıdır. Zaman, arslan gibi kükreme, asil olma, damarlarındaki asaleti hissetme zamanıdır.
Özellikle liseyi yeni bitiren delikanlılara, gençlere şunu öneririm: ÖSS ile vakit kaybetmeyin. Üç arkadaş olun ve haritayı elinize alıp çıkın yola. Cesareti olan, kendine güveni olan ve çalışkan olan insanlara her kapı açılır. Atalarımızdan gelen “akıncı ruhunu” içinizde hissettikçe, başarı sizinle gelecektir. Türkiye sizinle gurur duyacaktır. Obama’nın seçim sloganı parolanız olsun: “Yes, We Can”




















